#EvrenselCumartesi
EvrenselCumartesi, bu hafta sermayenin bilgisini masaya yatırıyor. Gerçeğin yayılmasına yönelik baskılar ve seçilen bilginin yayılabilmesi sadece sansürle sınırlı değil. Bilginin üzerinde kurulan tahakkümün ayrıntıları evrensel.net'te.

Tek adam rejiminin tek tip insanı için sansür
✒️Nuray…
December 6, 2025 at 8:53 AM
EvrenselCumartesi bu hafta distopyaları masaya yatırıyor. Bugünün gerçeğini anlatmanın yollarından olan 'distopya' külliyatının bugüne ve yarına dair anlattıkları evrensel.net'te.
November 22, 2025 at 9:36 AM
Öğrenciler anlatıyor: Baskı, temsiliyet ve demokratik üniversite talebi

Türkiye’nin farklı üniversitelerinden öğrencilerinin mektupları #EvrenselCumartesi https://www.evrensel...
Öğrenciler anlatıyor: Baskı, temsiliyet ve demokratik üniversite talebi
Türkiye’nin farklı üniversitelerinden öğrenciler, hem eğitim hayatlarını hem de kampüs yaşamlarını doğrudan etkileyen sorunları anlattı. Üniversitelerin işleyişinden staj uygulamalarına, temsil mekanizmalarından demokratik taleplere kadar birçok başlıkta benzer şikayetler öne çıkıyor: Üniversitelerde alınan kararların öğrencilerden bağımsız, yukarıdan dayatmayla şekillenmesi; sosyal ve kamusal alanların bilinçli olarak daraltılması; öğrencilerin ses çıkarmasını engelleyen baskı ve cezalandırma yöntemleri; temel hakların ve akademik özgürlüğün giderek gerilemesi. “Demokratik üniversite” talebi, öğrencilerin kendi yaşam alanlarında söz sahibi olma isteğinden doğuyor. Kimileri için bu, öğrenci temsilciliklerinin kurulması ve karar mekanizmalarına katılım anlamına geliyor; kimileri içinse doğrudan kayyım rektörlerin yerine seçimle gelen yöneticilerin görev yapması. Farklı şehirlerden öğrenciler, kendi üniversitelerinde yaşadıkları sorunları ve verdikleri mücadeleleri aktarıyor. "Kamusal alan yok, öğrenciler yalnızlaştırılıyor" Dicle Üniversitesinden Deniz Kartal Devletin geçmişten beri kasıtlı olarak derinleştirdiği Türk-Kürt ayrımı özellikle adapte sorunlarına yol açtı. İlk yıllarımda sosyal davranış biçimlerini anlamlandıramamak, yaşadığım şehir ve ürettiğim siyasete odaklanmamı zorlaştırdı. Kamusal alanlar dar ve var olan alanı tamamen özel tüketime dayalı. Dolayısıyla öğrencilerin etkileşim alanları bilerek ve isteyerek kısıtlanıyor. Kamusal alanın arttırılması şart. Öğrencilerin toplanabileceği fikir paylaşabileceği alanların olmaması, üniversite yönetimine etkilerini kısıtlıyor. Bu alanları arttırmak zorundayız. Üniversitemizde gerçekleşen birkaç eylemin ve hareketliliğin temel ortak noktaları güvenli yaşam hakkı ve temel ihtiyaç imkanlarına ulaşımın kolaylaşmasıydı. "Temsilcilik yok, hak talep eden öğrenci cezalandırılıyor" Gaziantep Üniversitesinden bir kadın öğrenci Ben Turizm İşletmecilik Meslek Yüksek Okulu’nda aşçılık okuyorum. Bizim akademik takvimimiz diğer fakülte ve bölümlerden daha farklı belirleniyor. 3 dönemden oluşan eğitim süremizin her bir dönemi yaklaşık 9 aydan oluşuyor. Bu durum çeşitli sorunlar yaşamamıza sebep oluyor. Yaz günlerinde okula gitmek için otobüs bulabilsek de okulda hazırladığımız yemeklerimizi bekletecek bir dolap olmuyor. Üniversite işleyişinde öğrenci temsilciliğinin olmayışı öğrencilerin itiraz hakkını elinden alıyor ve üniversitenin hesap verilebilirliğini rafa kaldırıyor. Dersler kapsamında hazırlayacağımız yemeklerin ücretleri bizden alınıyor ve bu malzemelerin bireysel teminatına engel olunuyor. Bu sorunlara itiraz etmeye kalkan arkadaşlarımızın ya notları düşüyor ya derslerden kalıyor. Öğrenci haklarını savunan akademisyenin elinden dersleri alınıyor. Derslerin işleyişinde öğrencilerden fikir almayı talep etmesinden daha doğal ne olabilir? Okulun bitmesine yakın başlayan 6 aylık staj döneminde bir hocanın işletmesinde 4 ya da 5 yıldızlı otellerde 13 bin lira maaşla bir personelden daha fazla çalıştırılıyoruz. Mesai ücretlerinin verilmediği uzun çalışma süreleri sonunda stajlarımızı tamamlıyoruz. Bütün bu sorunların çözümünün öğrencilerin yine kendisinde olduğunda da biliyoruz. Bunun yolu öğrenci temsilciliklerinin oluşturulması da olabilir öğrencilerin talepleri etrafında birleşmesi de… Atanmış rektörler, baskı ve sansür Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesinden bir öğrenci Üniversitemizin ve genel olarak Türkiye'deki birçok üniversitenin işleyişindeki başlıca problem atanmış rektörler. Bu durum saray politikalarının öğrencilerin eğitim ve sosyal hayatına olumsuz etkileriyle sonuçlanıyor. Anti-demokratik eğitim düzeninde bireyin kendi potansiyelini ve tecrübelerini arttırma çabası maalesef başarısızlıkla sonuçlanıyor. Üniversitemizin bazı fakültelerinde ders programları öğrencilerin öğle arasındaki yemek molasına denk geliyor. Bu gibi durumlarda ya dersler tamamlanmıyor ya da öğrenciler yemek molasına çıkamıyor. Okuduğum Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümünde akademisyen sayısı yetersiz. Sosyal etkinlikler için SKS onayının alınmasında zorluklar yaşıyoruz. Kendilerinin temsil ettikleri ideoloji dışında kalan öğrencilere ve topluluklara sansür uygulayarak bastırmaya çalışıyorlar. Sürekli yemekhane fiyatlarına zam geliyor ama maalesef bunun karşılığı olarak ne porsiyonlarda ne de yemeklerin kalitesinde olumlu sonuç göremiyoruz. Kütüphanede ise bazı bölümlerle ilgili güncel materyaller ve kaynaklar bulmak imkansıza yakın. Atanmış, kayyım rektörün değil, demokratik bir seçimle seçilmiş rektörlerin, dekanların yönettiği, bu üniversitenin başat unsuru ve asıl sahibi olan öğrencinin isteklerine, problemlerine hitap eden bir yönetim şeklinin olduğu, en önemlisi ÖTK'lerin (Öğrenci Temsil Kurulu) kurulduğu ve yönetimin baskılarına maruz kalmayan bir üniversite talep ediyorum. 19 Mart sürecinde üniversitemiz için yeni bir dönemin; öğrenci direnişinin, eylemlerin de tarihi yazılmaya başladı. 20 yıllık Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi için yeni bir geleneğin temellerini attık tüm arkadaşlarımızla beraber. Kayyımların da bundan ne kadar rahatsız olduğunu gördük. Mücadelemizin sebebi halkın iradesine vurulmuş darbe, saray rejiminin, yönetiminin kirli ellerinin faşistçe gençlerin sırtında olmasıydı. Talebimiz: Demokratik Türkiye, demokratik üniversiteler. "Her gün yeni bir baskı, yeni bir direniş biçimi" Boğaziçi Üniversitesinden bir öğrenci Boğaziçi, günümüz iktidarı için dahil olamadıklarını düşündükleri ve bunun getirdiği aşağılık kompleksiyle beraber hegemonyalarını pekiştirmek ve kendilerinin önceden karar verdikleri değerlerinin propagandasını yapmak için biçilmez bir kaftan. Bundan dolayı günümüzde de bu politika doğrultusunda hamleler yapmaya devam ediyorlar. Bu işleyiş öğrencilere, kendilerinin güvenli alanı olması gereken üniversitelerinde dahi nasıl bir baskı altında olduklarını her bir saniye yeni bir skandalla hatırlatıyor. Bölümle tanışma toplantısının ardından katıldığım ikinci toplantı bölümümüze adrese teslim ilanlarla bölüm hocalarının fikrine dahi danışılmadan gelen “paraşüt” hocalar hakkında ne yapabileceğimize dair konuştuğumuz bir toplantıydı. Bunun devamında kapatılan kuzey kafeterya yerine yandaş sermaye ile açılan “işgal cafe” adına yapılan eylemlerdi. Eyleme katılan bazı insanlar okuldan bir süre uzaklaştırıldı, destek veren öğrenci kulüplerinin faaliyeti 1 ay süreyle durduruldu ve ardından 19 Mart süreci başladı. 19 Mart’ta, diğer insanlarla birlikte sıra arkadaşlarım da polis şiddetiyle, gözaltılarla ve tutuklamalarla karşılaştı. Zor ve zihnimde oldukça bulanık geçen o sürecin ardından İslam Araştırmaları Kulübünün şeriatçı biriyle etkinlik yapması sonucu öğrencilerin bu etkinliği protesto etmesiyle okula çevik kuvvet girdi ve malum şahsa kalkan olup öğrencilere karşı durdular. Bu süreçte yine şiddetle ve haksız tutuklamalarla karşılaştık. Tüm süreçte okuldan sebepsiz yere uzaklaştırılan veya kontratları bitirilen değerli hocalar oldu. Sanırım son aklıma gelen olay da Fen-Edebiyat Fakültesinin okulun hiçbir bileşenine danışılmadan bölünmesi oldu. “Demokratik üniversite” talebi benim için üniversite içerisinde alınacak olan kararların üniversitenin tüm bileşenlerine danışılarak alınması; akademisyenlerin, okulda çalışan işçilerin, öğrencilerin doğrudan karar mekanizmalarına dahil edilmesi demek. Değişmesi gereken ilk dinamik günümüz iktidarı gibi görünse de kalıcı ve etkili bir demokratik üniversite için yönetimdeki kimselerin vasfından bağımsız bir şekilde; öğrencilerin ÖTK etrafında birleşmeleri, işçi ve akademisyenlerin ise sendikalar etrafında birleşmeleri ve hep beraber mücadele etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Böylelikle sadece bu tepeden inme rejimin değil gelecekte karşılaşma ihtimalimizin olduğu her tür zalim, aciz ve açgözlü rejimin üstesinden gelebiliriz. Üniversitemde şahit olduğum mücadelelerin en temelinde, aslında en basit ve en insani haklarımızı savunma çabası var. Akademinin özgürce işleyebilmesi, öğrencilerin kendi kampüslerinde kendilerini güvende hissedebilmesi, hocaların baskısız ve keyfi kararlarla işlerinden edilmemesi için verilen bir mücadele. Bu eylemlerin ortak noktası, üniversitenin bileşenlerinin söz hakkı olmadan, yukarıdan dayatılan her karara karşı tepki koyabilmek. Bunun için protestolarda yan yana geldik, forumlarda tartıştık, baskılara rağmen dayanışmayı büyütmeye devam ettik. Yaşadığımız tüm bu süreçler bize şunu gösterdi: Mücadele sadece belirli bir olayla sınırlı değil, süreklilik gerektiriyor. Çünkü her gün yeni bir saldırıyla ve baskıyla yüz yüze geliyoruz. Ama aynı zamanda her gün yeni bir direniş biçimi de doğuyor. Demokratik bir üniversite talebinin, sokakta, forumlarda, kulüplerde ve kampüsün her köşesinde canlı tutulması da bu yüzden çok kıymetli. (Evrensel)
www.evrensel.net
August 16, 2025 at 1:00 PM
Tatil yerlerinde kıyılar gasbedilmiş durumda

Nisa Sude Demirel ve Şeyma Akcan'ın #EvrenselCumartesi haberi https://www.evrensel...
Tatil yerlerinde kıyılar gasbedilmiş durumda
Nisa Sude Demirel nisasudedemirel3@gmail.com seyma_akcan@hotmail.com İstanbul — Kıyı işgali, her yaz Türkiye’nin bitmek tükenmek bilmeyen gündemi. Çünkü başta tatil yerleri olmak üzere, kıyıların ‘halk plajı’ işlevi fiilen neredeyse yok edilmiş durumda. Kıyılar ya otellerin ya da özel başka türlü işletmelerin kontrolünde. Özellikle girilebilir, temiz kıyılar neredeyse tamamıyla sermayenin elinde. Üç tarafı denizlerle çevrili, kıyı/deniz turizmi açısından ‘cazibe merkezi’ olan Türkiye; dünyanın en çok mavi bayraklı plajı olan 3. ülkesi. Türkiye’de 577 mavi bayraklı plaj var. Mavi bayraklı plaj; plajın temizlik, güvenlik gibi çeşitli kriterleri karşıladığını gösteriyor ve mavi bayraklı plajlar daha temiz ve daha güvenli yüzme alanları kabul ediliyor. Sağlık Bakanlığına bağlı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğüne göre Türkiye’de 1508 adet plaj var. Yaz aylarıyla beraber tatil dönemine girilmişken, Türkiye’de en fazla mavi bayraklı plaja sahip Antalya ile en popüler tatil bölgelerinden İzmir ve Muğla’daki mavi bayraklı plajların kamusal/özel olma durumlarını inceledik. Kıyıları göz göre göre işgal eden şirketlerin listesi uzarken Kültür ve Turizm Bakan Mehmet Nuri Ersoy’un sahip olduğu ETS Tur’a ait Maxx Royal otelleri, Kızılay’dan Kemer’de arsa satın aldığı iddia edilen SeaLife otelleri grubu, Rönesan, Berlin menşeli otel zinciri Kempinski Hotels, talanla büyümüş Swissotel zinciri, yine Alman menşeli TUI Grubu dikkat çekiyor. İzmir: Plajların yarısı özel Halk Sağlığı Genel Müdürlüğünün sitesinde yer alan bilgilere göre, İzmir’de mavi bayraklı olarak işaretlenmiş 64 plaj bulunuyor. Bu plajlardan 28 tanesi, yani neredeyse yarısı otel, mekan işletmeleri gibi özel işletmelerin elinde. Bu işletmelerin listesi ise şu şekilde: Aria Claros Beach Otel, Ayasaranda Kerasus Otel (Çeşme The Nowness), II. Merinaki (Fokai Otel), Ilıca Hotel, Korumar Ephessus Otel, Labranda Ephessus Princess Otel, Swissotel Çeşme Resort Spa, Grand Ontur Hotel, Allessta Kafe, Boyalık Otel, Sunis Efes Royal Otel, Euphoria Agean Resort Otel, Denizatı Tatil Köyü, Aqua Fantasy, Altınyunus Otel, 7800 Çeşme Otel Plajı (Çeşme Rooms Beach Club), Paloma Pasha Resort Otel, Reges The Luxury Collaction Resort Otel, Clup Marvy (Sultan Tatil Köyü), Çeşme Radisson Blu Otel, Deçemko Tatil Köyü, IV. Mersinaki (Büyük Hanedan Otel), Çark Plajı (Cocos The Club Otel), Clup Yalı, Mavi Plaj (Aren Beach Club), Richmond Otel, Mysia Plajı, Clup Yalı Paradise Clup Kaktüs Otel. Muğla: Neredeyse halk plajı kalmadı Muğla’da ise mavi bayrak tescilli 117 plaj var. Bu plajlardan 60’ının ismi Bakanlık sitesinden görüntülenebiliyor. Bu 60 plajdan 47’si yine özel işletmelere ya da otellere ait. Bu 47 plajın ismi ise şu şekilde: Armonia Otel Plajı, Hilton Dalaman Sarıgerme Resort, TT Hotels Tropical-TT Hotels Placa Plajı, Liberty Hotel Likya World Plajı, Farilya Otel Plajı, La Quinta By Wyndham Bodrum Otel Plajı, Meri Otel Plajı, Poseidon Otel Plajı, Armonia Evleri Plajı,`Türkbükü Club Voyage Plajı, Green Natüre Biamond Otel, Maris Restaurant, Flow Datça Surf Beach Otel, Tui Blue Sarıgerme Robinson Club Sarıgerme, La Mer Beach, Samara Otel, Grand Park Otel, Light House Otel, Sugar Beach Club, Sea Garden 1. Plajı, Scala Fink Otel Plajı, Tui Magic Life Plajı, Charm Beach Hotel Plajı, Club Med Palmiye Tatil Köyü Plajı, Club Blue Dreams Otel Plajı, Sardunya Otel Plajı, Aktur Dorya Plajı, Swiss Otel Plajı, Grand Yazısı Club Turban Otel Plajı, Akra Tui Blue Sensatori Barut Otel Plajı, Periliköşk, Tui Blue Seno-Tui Magic Life Darıgerme, Forever Club Otel, Golden Beach Otel, Aqua - Martı Otel, Torba Club Voyage-Izer Otel, Green Beach Otel, Latania Beach Resort Otel, Işıl Club Milta-Vogue Otel-Tor Otel, Orca Lotus Otel, Magnific Otel, Xanadu Island Hotel, Forteza Beach Otel, Yasmin Resort-Babil Hotel, Angels Otel, Golden Age Otel-Cactus Mirage Family Club Plajları, Marmaris Bay Resort By MP Otel. Antalya: En çok plajlı kentte kıyılar zincir otellerin Türkiye’nin en çok mavi bayrak plajlı kenti olma sıfatını taşıyan Antalya’da da durum farklı değil. Bakanlık sitesinde yer alan bilgiye göre 259 tane mavi bayraklı plaja sahip olan Antalya için yine bakanlık sitesinde listelenen 60 plajın 45’i özel işletmelere ait. Bu 45 işletme şu şekilde: Portobello, Sunrise Queen, Kamelya World, Adin Otel Plajı, Arycanda Otel, Happy Elegance Otel, Insula Resort Otel, Wome Otel Plajı, Club Med Palmiye, Perissia Otel Plajı, Crystal Aura Beach Otel, Green Maxx Otel, Patara Evleri, Erdem Otel, IC Green Otel, Asrın Beach Otel, Ceasers Otel, Green Park Otel, Hotel Mirada Del Mar, Water Planet Otel, Marco Polo Otel, Martı Myra Otel, Crystal Palace, Delphin De Luxe, Terrace Otel, Kempinski Hotel The Dome, Megasaray Otel, Grand Kaptan Otel Plajı, Saturn Palace Maxx Royal, Nirvana Cosmopolitan, Maxx Royal Belek, Mabiche, Sera Otel, Andriake Otel, Selectum Family, Master Family, Clup Voyage Sorgun, Selge Beach, Pegasos World Otel, Justiniano Park Conti, Sun Heaven, Yetkin Otel, Altıs Golf Otel, Paloma Foresta Otel, Ütopya Otel.
www.evrensel.net
June 28, 2025 at 4:26 AM
İstanbul’da deniz emekçiler için artık ne girilecek ne de seyredilecek bir alan. Boğaz manzarası lüks, sahile erişim ise mesafe ve masraf yüzünden hayal oldu.

Şeyma Akcan'ın #EvrenselCumartesi haberi https://www.evrensel...
"İstanbul’un nimeti" deniz, seyirlik bile değil
İstanbul – İstanbul’da Boğaz nerelerden görünür? Hiç Boğaz’a nazır bir kahve içtiniz mi? Acaba nerededir ki o yerler? ‘Gerçek’ yerlileri merkezden sürülmüş, yerleşiklerini kent çeperlerine çil yavrusu gibi dağıtmış İstanbul’da; eğer kıyı ilçelerinde oturmuyorsanız “İstanbul Boğazı’nı bir göreyim” diye bir fikriniz bile olmayabilir. Boğaz manzarasını geçelim, “İstanbul’un nimetleri”nden en büyüğü olan denizi görmek, haftanın 5-6 günü ortalama 10 saat çalışan biri için yaşadığın veya çalıştığın semte yakın bir sahile gitmekle sınırlı. Tabii sahilde de sandalyeni kapıp termosunu götürebileceğin bir alan varsa. Yoğun, stresli, yıpratıcı hayat koşullarının akışı içinde bir deniz havası almak evet, “İstanbul gibi bir yerde” yaşamanın sağladığı avantajlardan ancak bundan kim, nasıl yararlanabiliyor? 15 milyonun üstünde nüfusu ve plansız kentleşmesiyle ulaşımın büyük bir mücadeleye dönüştüğü bu büyük kentin yurttaşlarına deniz havası, emekçilerin üstüne binen ekonomik krizin yüküyle de birlikte avantajdan ziyade unutulmuş bir hayal gibi. ‘İstanbul Boğazı neresi?​’ Denizi, Boğaz’ı, her metrekaresi parsellenmiş İstanbul kıyılarının ulaşılabilirliğini İkitelli’de oturan, 40 yaşındaki Ayşe’yle* konuşuyoruz. Ayşe bir psikoloğun yanında asistanlık yapıyor. “En son ne zaman İstanbul Boğazı’nı gördünüz” sorusuna karşılık “Mesela neresi?​” diye sorarak karşılık veriyor. Önce, “Metrobüsle, otobüsle geçerken” diyor, onun dışında en son geçen sene Sarıyer’e gittiklerinde görmüş. “Boğaz’da bir mekanda kahve içmek çok mu pahalı, nasıl mekanlar var bakıyor musunuz?​” diye sorduğumuzda da önce ulaşım masrafıyla başlıyoruz. İkitelli’den kent merkezi sayılan ilçelere aktarmasız giden otobüslerde bir basım 50 TL’den fazla. Ayşe de ulaşım, yeme-içme maaliyetini tahmin ettiği için hiç bakmadığını dile getiriyor. "Denizi izlemek bile para" Denize girmek de İstanbul’un işçi emekçileri için bir alışkanlık değil elbette. Ancak Boğaz’ına övgüler dizilen İstanbul’da deniz, ‘girmelik’ olmadığı gibi seyirlik dahi değil artık. “Arabasız çok zor. Toplu taşımanın olmadığı yerlere gitmek imkansız. Zaten gitseniz de çok pahalı, bir plaja kendi yemeğini içeceğini sokamıyorsun” diyor Ayşe. Ayşe boğaz bir yana, denizi görmek için bile sık sık bir sahile gitmek istediğini ama ayda ancak bir kez arkadaşlarıyla buluşup yakın bir yere gidebildiğini aktarıyor: “Haftada 6 gün çalıştığım için çok fırsat olmuyor ama ayda bir Florya sahil gibi özelleştirilmemiş, bize yakın yerlere gitmeye çalışıyoruz. Kendi sandalyemizi alıp, termosumuzu götürüp gidiyoruz. Hem yakın hem masrafsız oluyor.” Tatil de tarihe karıştı Bu yılki tatil planını sorduğumuzda da bu sene herhangi bir yere gitmeyeceğini belirten Ayşe, “Antalya’da baktım, 25-30 bini buluyor bir haftalık sade bir tatil, asgari ücretin 22 bin olduğu koşullarda imkanı yok artık 1 haftalık tatilin” diyor ve günübirlik uygun fiyatlı ve yakın bir yere denize girmek üzere gitmeyi düşündüğünü ekliyor. *İsim kadının güvenlik kaygısı nedeniyle değiştirilmiştir.
www.evrensel.net
June 28, 2025 at 3:40 AM
Şimdinin 3 R’si: Rantın, ‘reis’in, rejimin tribünleri

Özünde gönüllülük esas olan tribüncülük, Türkiye’de artık rant kapısı, geçim kaynağı haline gelmiş durumda.

Sopalı Fanzin'in #EvrenselCumartesi yazısı https://www.evrensel...
Şimdinin 3 R’si: Rantın, ‘reis’in, rejimin tribünleri
Sopalı Pankart Fanzin 19 Mart 2025’te demokrasiye indirilen demir yumruğa karşı anayasal haklarını kullanarak Saraçhane’de “Sizde TOMA varsa bizde Osimhen var” pankartı açtıktan sonra 26 Mart tarihinde şafak operasyonuyla gözaltına alınan 2 Üniversite Öğrencisi Berke ve Ege hâlâ tutsak. Sopalı Pankart Fanzin 34. sayısından bir yazıdan alıntı yaparak başlamak isteriz: “Fenerbahçe cumhuriyetin son kalesi, Galatasaray aydınlanmanın bu topraklardaki öncüsü, Beşiktaş radikalizmin merkezi. Çünkü soldan bakanlar, futbolun piyasacı ve endüstriyel tarafını görmemeye çalışıyor ve aynı zamanda buna kendi içinde meşrutiyet kazandıracak bir çıkış arıyor. Hatta kendi için belirlediği kulüp üst kimliğini bu yolla saklamak istiyor.” Ancak soldan bakanlar için işler çok da onların düşündükleri gibi ilerlemiyor. Hiçbir sıfat, gönül verdikleri takımın içerisine düşürüldüğü durumla örtüşmüyor. Tarafsız kaldığını savunanlar belediye seçimlerinden önce açıkça taraf belirtiyor, hocasına milyon avro maaş veren başkanlar işçilerine hakkını vermiyor, bizzat kulüpler aracılığıyla illegal bahis reklamları yaptırılıyor. Taraftar grupları bütün bu skandallara ses çıkarmak bir tarafa dursun, bizzat aparatlığını üstlenmiş durumda. En başta kendisinin özgür ve bağımsız olması gereken taraftar grupları bizzat devlet-mafya eliyle gerici, siyasal İslamcı ve faşistlere bırakılmış durumda. 2013’te yaşanan Gezi Parkı direnişinin simgesi haline gelen Çarşı grubuna yaşatılanlar, davalar, hukuksuzluklar; 2016 darbe girişimi, 2017 tek adam rejimine geçiş ile birlikte en yüksek seviyesini gören korku hegemonyası, tribünlerin her türlü toplumsal olayda pasivize edilmesi adına önemli rol oynamıştır. Yukarıda bahsettiğimiz tribünlerin artık tek sahibi olan gerici-faşist çeteler ise çıkacak tek tük münferit sesleri de kendi gücüyle bastırmaktan çekinmedi. Nitekim bu insanların tek çıkarı tribünde bir yere gelmek değil, hayatını buradan kazanmak. Bütün olumsuzluklara rağmen tribünlerden hiç ses çıkmıyor değil tabii. Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından Süper Lig’de oynanan Fenerbahçe ve Beşiktaş maçlarında “hükümet istifa” sloganları atıldı. “Hükümet istifa” sloganlarının ardından ilk tepki iktidarın ortağı Devlet Bahçeli’den geldi. Bahçeli sosyal medya hesabından “Türk futbolunu zillet ve rezalete mahkum etmek isteyenlere göz yummak, alttan almak, sessiz durmak geldiğimiz bu aşamada mümkün değildir. Milliyetçi Hareket Partisi depremde hayatını kaybetmiş vatandaşlarımıza yapılan saygısızlığı, ülkemizin böylesi hassas ve acılı günlerinde sporun kirli siyasete alet edilmesini şiddetle kınamaktadır. Bütün kulüp başkanlarının müsabakaların ya seyircisiz ya da gerekli tedbirlerin alınarak oynanması hususunda acil ve gerekli adımları atmaları kaçınılmaz görevleridir. Milliyetçi Hareket Partisi konunun takipçisidir” ifadelerini paylaştı. Dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da yaptığı açıklamada, “Siyaset yapmak isteyen varsa önümüzdeki günlerde seçim var, herkes meydana çıksın siyasetini yapsın ama sporu siyaset meydanına çevirmek isteyenler biraz devletin, milletin, sivil toplumun koyduğu çabaya kulaklarını versinler” açıklamasında bulundu. Yine dönemin Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu Fenerbahçe ve Beşiktaş tribünlerinden “hükümet istifa” sloganlarının gelmesini, “Spor müsabakaları siyaset üretme merkezleri değildir. Sporu siyasete alet etmenin birlik ve beraberliğe ket vurmaktan başka bir neticesi de yoktur” sözleriyle yorumlamıştı. AKP-MHP koalisyonu futbol konusunda 1932’den 1968’e kadar Portekiz başbakanlığı yapmış diktatör António de Oliveira Salazar’ın meşrutiyetinin ana dayanağı olan três F de Salazar’dan (Salazar’ın Üç F’si) bir hayli etkilenmişe benziyor. Halkı uyuşturmak için Salazar’ın kullandığı yöntem: Futbol, fado ve Fatima. Futbolun Portekiz’de önemli yer tutması ve bir Portekiz halk müziği olan fado eğlence ile ilişkilendirilirken Katoliklerin hac noktalarından Fátima, din ile ilişkilendirilmektedir. İşçi sınıfının oyunu olan futbol, bugün totaliter rejimlerin halkı uyutma aracına dönüşmüş durumda. Stadyumlardan, sokaklardan çıkacak çatlak seslerin erkenden susturulması için hükümetin elindeki en önemli koz, şüphesiz ki “taraftar grupları”. Seneler içerisinde taraftar gruplarının oyundaki rolü katlanarak arttı. Tekelleşen tribün grupları, reisleri ve reis çevreleri, münferit ya da herhangi başka gruba üye taraftarlara göre ayrıcalıklı hale geldi. Özünde gönüllülük esas olan tribüncülük, Türkiye’de artık rant kapısı, geçim kaynağı haline gelmiş durumda. Bütün bunların karşılığında ise iktidarın bu insanlardan tek beklentisi; futboldan, tribünlerden, stadyumlardan yükselebilecek demokratik taleplerin, sloganların, pankartların bastırılması. 2002’den günümüze olan süreçte bu grupların iktidar açısından ufak tefek defoları olsa da işlerini şimdiye kadar bir hayli iyi yapmışa benziyorlar. Bu grupların arkalarına aldıkları güç sayesinde kulüplerin yönetimlerinde de etkin olduğunu bilmek için üstün zekalı olmaya gerek yok. Kulüp başkanları, yönetime aday oldukları andan itibaren amiyane tabirle taraftar gruplarından icazet almadan adım bile atmakta zorlanırlar. Nitekim kulüp yönetimleri de tıpkı taraftar gruplarının olduğu gibi hükümete göbek bağıyla bağlanmıştır. Berkin Elvan’ın hayatını kaybetmesinin ardından “Hepimizin acısı oldun Berkin, umarız sevginin de tohumu olursun” ifadelerine yer veren Galatasaray Spor Kulübünün, bugün 2 üniversite öğrencisinin tutsaklığına ses çıkarmaktan aciz olması geldiğimiz noktanın özetidir. Sopalı Pankart Fanzin olarak bir kez daha sesleniyoruz; Berke ve Ege’yi derhal serbest bırakın. Özgür tribünlere.
www.evrensel.net
May 24, 2025 at 6:19 AM
Uzayan gençliğin çelişkili eğilimleri

"Yıkılmakta olan toplumsal anlatılar ve hayaller, gençlerin kendilerini tekinsiz, bıkkın, (Bir görüşmecimin dediği gibi) sallantıda, 'yıkık' hissetmesine neden oluyor."

Cansu Ceylan'ın #EvrenselCumartesi yazdı https://evrn.sl/y76x67
October 19, 2024 at 5:57 AM