Kayyım da grev kırıcılığı da aynı baskıcı sistemin araçlarıdır
Geçmişten bu yana belediyede çalışan işçi ve memurlar her ne zaman haklarını talep etseler, çalıştıkları belediye AKP’li ise “Siz bizi yıpratmak için eylem yapıyorsunuz, CHP’li belediyelerde neden eylem yapmıyorsunuz?” denilir. Eylem yapılan belediye CHP’li ise bu kez “AKP’li belediyelerde neden hak talep edemiyorsunuz?” türünden ifadeler kullanılır.
Öne sürülen argümanlar hep aynıdır: “Bizi parti olarak yıpratıyorsunuz, düşmanlık ediyorsunuz. Belediye bütçesi bu talepleri karşılamaya yetmez. Halka nasıl hizmet vereceğiz?”
İşçiyi suçlayan dil AKP’nin ekmeğine yağ sürüyor, Saraçhane örneğindeki mücadeleyi bölüyor
Son yıllarda giderek artan biçimde, İstanbul’da, son olarak İzmir’de yaşandığı üzere, kimi belediye başkanları açıkça grev kırıcılığı yapıyorlar. İşçiler ve ücretleri; çöpçülük, otobüs şoförlüğü gibi yaptıkları “düşük işler(!)” denerek itibarsızlaştırılıyor. Belediye başkanı kadar maaş istedikleri, halk sağlığıyla oynadıkları, belediyeyi batıracak açgözlü insanlar oldukları öne sürülüyor.
Hatta, işçilere “hainler” diyecek kadar hedef alan açıklamalara rastlıyoruz.
Kent halkı, TİS masasında haklarını alamadığı için üretimden gelen gücünü kullanan işçilere karşı kışkırtılıyor. Yılmaz Özdil’in yazısında olduğu gibi:
“Çöpümüzü de toplarız, otobüsümüzü de kendimiz süreriz, işçilere diz çökmeyiz.”
Bu tür söylemler, grevci işçilere karşı örgütlü bir itibarsızlaştırma kampanyasına dönüşüyor. Belediye başkanları, işçilerin haklarını kabul etmeyip, merkezi iktidarın saldırılarına karşı belediyesini, kent halkını koruyor gibi göstermekte; oysa bizzat o saldırılarla aynı zeminde hareket eder duruma düşmektedirler.
Burada hatırlamakta fayda var 23 bin belediye işçisi İzmir halkına hizmet üretmenin yanı sıra aileleriyle birlikte en az 100 bin kişiyle halkın da bir parçasıdırlar. Seçim öncesinde destekleri istenen, partilerinin pankart ve afiişlerini asan, seçim sandıklarında görev yapan, oy veren işçiler kendi haklarını almak için bir sınıf olarak harekete geçtiklerinde en ağır saldırıları yaşamaktadırlar.
Belediyelere baskılar ve engeller yeni değil: 1970’lerde de vardı
Bilindiği üzere, tek adam yönetimi kendi partisinden seçilmeyen yerel yönetimlerin kaynaklarını olabildiğince düşürmekte; SGK alacaklarını toplamak gibi araçlarla özellikle CHP’li belediyeleri ekonomik kıskaca almaktadır. Kısılan bütçeler, engellenen borçlanmalar, gözaltılar, soruşturmalar ve ülkenin tamamına yayılmış kayyım politikaları hız kesmeden sürmektedir. Halkın iradesinin gasbı olan bu uygulamaların tamamı hepimizin top yekün karşı koyarak mücadele etmesini gerekli kılmaktadır.
Bu baskılar yeni değildir. 1970’li yıllarda da belediyeler merkezi iktidarın (MC iktidarı) mali ve siyasal kuşatmasını; kaynak kesintileri, müfettiş yağmurları, siyasi tehditler, görevden almalar biçiminde yaşamışlardı.
Ancak o yıllarda bazı CHP’li belediyeler bu kuşatmaya karşı, halkla ve belediye işçileriyle birlikte mücadele etmenin yollarını buldu. Vedat Dalokay (Ankara), Ahmet İsvan (İstanbul) gibi toplumcu belediyecilik iddiasındaki başkanlar, iktidarın baskılarına karşılık; işçileri ve onların haklarını hedef almayan, halkla birleşen bir mücadele politikası izlediler.
Merkezi iktidarın kaynak kıtlığına rağmen:
Halk Ekmek, belediye kreşleri, barınma hakkı, ücretsiz toplu taşıma, planlama büroları gibi uygulamalarla halkın temel ihtiyaçları karşılandı.
Belediye işçilerinin örgütlenme, toplu sözleşme ve grev hakkına saygı duyuldu.
“Tasarruf” bahanesiyle hiçbir şekilde emekçilere saldırılmadı.
“Eşit işe eşit ücret” ilkesi, Türkiye’de kamu emekçilerinin ve belediye işçilerinin 1960’lardan bu yana süren mücadelesinin kazanımı olarak bu yıllarda belediyelerde uygulandı. Sınırlı belediye bütçesine rağmen, emekçiler için eşitsizlikler olabildiğince kaldırıldı.
Dalokay ve İsvan gibi isimler şunu açıkça söylediler:
“Emekçinin hakkı belediyenin yükü değil; belediye hizmetlerinin temelidir.”
Dalokay’ın, Şili Büyükelçiliğinin suyunu ve ABD Elçiliğinin elektriğini kesmesi gibi (O dönem elektrik, gaz vb. belediyededir) sembolik tutumlar, belediye yönetiminin sınıfsal/politik bir alan anlamına geldiğini açıkça ortaya koymuştur.
Bu dönem aynı zamanda Türkiye işçi sınıfının ve halk kesimlerinin örgütlü mücadelesinin yüksek olduğu süreçlerdir. Adı geçen belediye başkanlarının yönetimlerinin Paris Komünü, Moskova ve Leningrad örneklerini incelemesi ve toplumsal belediyecilik deneyimi çabaları bu örgütlü mücadelenin de sonucudur.
Bugün kimi CHP’li belediyeler ne yapıyor?
Bugün ise benzer baskılar altında olan bazı CHP’li belediyeler; tıpkı 1970’lerdeki gibi işçiyle, halkla birleşmek yerine:
Grev yapan işçileri hain ilan ediyor,
Halkı işçilere karşı kışkırtıyor,
Grev kırıcılığı yapıyor,
Geçmiş kazanımları gasbediyor,
Sendikaları kriminalize ediyor.
Son olarak İzmir’de yaşanan grev bunun en açık örneğidir.
23 bin belediye işçisinin mücadelesi yalnızca bir “ücret zammı” meselesi değil, eşit işe eşit ücret hakkı, grev hakkının tanınması ve tarihsel bir sınıf mücadelesinin savunulmasıdır.
Tasarruf neden hep işçiden başlıyor?
Bu ülkede tasarruf fabrikada ya da belediyede olsun hep işçinin maaşıyla başlıyor.
Oysa AKP'li, kayyım ya da tüm belediyelerin Sayıştay raporları bize şunu söylüyor:
Milyonlarca liralık temsil ve ağırlama harcamaları,
İhalelerin usulüne uygun yapılmadığı,
Lüks makam araçları,
Belediyelerde aynı anda birkaç yerden maaş alan bürokratlar,
Siyasi kadrolaşmalar...
Ama bunlar asla “tasarruf gündemi” yapılmıyor, her zaman ilk tartışılan işçinin maaşı oluyor.
Bu tutum, yalnızca bir belediyecilik anlayışının değil, bir sınıfsal tercihin ve siyasal hizalanmanın göstergesidir.
Grev kırıcılığı yapan belediye başkanları, kendi demokratik meşruiyetlerini tüketmektedir
İşçiyi halkla karşı karşıya getiren bir yönetim, yalnızca işçilere değil, halk iradesine de zarar verir. Kayyım da grev kırıcılığı da aynı sistemin araçlarıdır.
Bir belediye başkanı, işçiyi halkla karşı karşıya getiriyorsa aslında iktidarın ekmeğine yağ süren hakkını arayan işçi değil, bizzat kendisidir.
CHP’nin sosyal belediyecilik yaklaşımı ile çelişen Cemil Tugay örneği: Geçmişi olan bir çizgi
İBB başkanı Cemil Tugay’ı yeni tanımıyoruz. Karşıyaka Belediye Başkanlığı döneminde kayyım uygulamalarından da önce:
İşçi kıyımları,
Belediye emekçilerine baskı ve sürgün politikası,
Sendikal tercihlere müdahale,
Maaş ve TİS farklarının ödenmemesi,
AKP’nin beşli çetesinden Cengiz İnşaat'a arsa satışı…
gibi uygulamalarla gündeme gelmişti. Aynı çizgiyi İzmir Büyükşehir Belediyesinde sürdürüyor.
Cemil Tugay ne yapmalı?
İşçi ücretlerine değil, halkın ihtiyacı olmayan ihalelere karşı savaş açmalı.
Temsil ve ağırlama giderlerini kaldırmalı.
Gerçek bir TİS süreci yürütmeli kazanılmış hakları tanımalı.
Eşit işe eşit ücreti anayasal bir hak olarak kabul etmeli.
3-5 maaş alan bürokratları tek maaşa düşürmeli.
“İşçilerle birlikte merkezi baskılara direniyoruz” yolunu seçmeli. Kaldı ki İBB işçileri, gerek 19 Mart sürecinde gerekse öncesinde kayyım atamalarına, tek adam yönetiminin ekonomi politik saldırılarına karşı son derece kitlesel mücadeleler yürütmüşlerdir. Mücadele deneyimleri belediye başkanında olmadığı kadar yüksektir.
Gelir-gider kalemlerini halka açarak, halkla birlikte öncelikli ihtiyaç ve harcamaların planlaması yapılmalı.
Halk meclislerini kurmalı, hesap verilebilirliği ve denetimi sağlamalı.
Tek adam yönetiminin tüm saldırılarına karşı belediye emekçileri ve İzmir halkıyla birlikte bir mücadeleyi esas almalı.
Bir kentte belediye başkanı grev kırarsa, fabrikalarda ne olur?
Bir belediye başkanı grev kırıcılığı yaparsa, kapitalistler daha da pervasızlaşır:
"Kentin belediye başkanı bile işçi haklarını bastırıyorsa, biz neden masaya oturalım?” denir.
Grev ve sendikalaşma hakkına karşı daha da saldırganlaşılır.
Sendikal mücadele kriminalize edilir.
İşçi sınıfının ve kent halkının dayanışması dağıtılır, yerine kamplaşma ve bölünme örgütlenir..
Tersinden Ahmet İsvan döneminde İstanbul’da belediyenin işçilerle dayanışması sayesinde, birçok özel sektör patronunun TİS masasına oturmak zorunda kaldığı aktarılır.
Son söz
İzmir Büyükşehir Belediyesi işçilerinin talepleri son derece haklıdır. Ancak bugün CHP’li belediyeler; partilerinin halkçı, sosyal demokrat belediyecilik yaklaşımına bağlı olarak da şu dört soruya yanıt vermek zorunda:
Sınıfsal tercihiniz nedir?
– Rant düzeni mi, işçi ve emekçilerin halkın acil ihtiyaçları mı?
Tasarrufu nerede yapıyorsunuz?
– İşçi ücretlerinden ve toplu taşımadan, temiz su, kreş hakkından mı vb. yoksa ihalelerden mi?
Kiminle yan yanasınız?
– Grev yasaklayan, işçi ve emekçileri açlığa ve sefalete mahkum eden baskıcı, tek adam yönetimi ve sermaye sınıfıyla mı; yoksa bu baskıcı sömürü düzenine son verecek olan örgütlü mücadeleyi büyüten işçi sınıfı ve onun da parçası olduğu halkla mı?
CHP, tek adam yönetiminin saldırıları altında yerel demokrasiyi savunduğunu ifade ettiğine göre, kimi belediye başkanlarının belediyelerin içindeki demokratik talepleri (işçinin grevi, sendikal hakları) bastırmak ne anlama gelir?
İşçilerin haklarını teslim etmemenin hiçbir haklı gerekçesi ya da mazereti olamaz. Bugüne kadar belediye işçilerine ve onların haklarına saldıran hiçbir belediye başkanının görev aldığı ilçede ya da ilde halk yararına bir iş yaptığı da görülmemiştir. Bunun da böyle aklımızda kalması iyi olur.