Otobüs koltuklarında sosyalleşen emekliler ve yurttaşlık krizi
Farkında mısınız, öğleden sonra otobüslerde başlayan emekli yoğunluğunun? Dürüst olalım, hepimiz biliyoruz hiçbir işleri olmadıkları halde yolculuk ettiklerini; amaçlarının biraz hoşsohbet, biraz dedikodu olduğunu; hatta onlarınkinin bir yolculuk değil bir sosyalleşme olduğunu. Peki ya bir insan neden buna ihtiyaç duyar ki? Yıllarını bu ülkeye, bu topluma adamış bu veteran yurttaşların zır deli olduklarını mı düşünüyorsunuz? Hadi gelin onları yurttaşlık kışlasının neferleri olarak düşünmeyi deneyelim.
Siyasal iktisat literatüründe toplumsal yeniden üretim, bireyin yalnızca biyolojik olarak hayatta kalmasını değil; emek gücünün fiziksel, zihinsel ve toplumsal kapasitesinin her gün yeniden kurulmasını ifade eder. Bu bağlamda yeniden üretim, yalnızca kalori, barınma ya da sağlıkla sınırlı değildir; toplumsal ilişkilere katılımı, kamusal alanda görünürlüğü ve yurttaşlık pratiklerini de kapsar. Nitekim Nancy Fraser; günümüzde toplumsal yeniden üretim krizinin, piyasa ekonomisinin kendi varlığını borçlu olduğu sosyal ve ekolojik koşulları nasıl aşındırdığını ve bu durumun bir bakım krizi olarak görünür hâle geldiğini vurgular. Fraser’a göre bu süreç, kapitalizmin dayandığı temelleri bizzat kendi eliyle tahrip etmeye başladığına dikkatimizi çeker.[1]
Neyse, nerede kalmıştık, “Asgarî ücretin ve emekli aylıklarının açlık sınırına sabitlenmesi, bireyin yeniden üretimini biyolojik hayatta kalma düzeyine indirger.” diyorduk. Burada mesele yalnızca yoksullaşma değil; yurttaşlığın maddî zemininin sistematik biçimde aşındırılmasıdır.
Asgarî ücret, emeklilik, toplumsal yeniden üretim ve yurttaşlığın maddî zemininin tasfiyesi
Yeniden üretim, yalnızca kalori, barınma ya da sağlıkla sınırlı değildir; toplumsal ilişkilere katılımı, kamusal alanda görünürlüğü ve yurttaşlık pratiklerini de kapsar. Ne diyordu -mealen- Nancy Fraser, birlikte hatırlayalım: Toplumsal yeniden üretimin krizi, bireylerin kamusal hayata katılabilme kapasitesinin aşınması olarak görünür hâle gelir.[2] Bu nokta, Polanyi’nin analizinin güncel sosyal politika tartışmalarına genişletilmesi olarak okunmalıdır.
Hadi, Karl Polanyi[3] de yardıma çağıralım; emek, diyor Polanyi, piyasada alınıp satılsa da gerçek bir meta değildir; hayalîdir, hayalî metadır. Çünkü insan, yaşamının kendisinden ayrıştırılamaz. Emek gücünün yeniden üretimi piyasanın insafına bırakıldığında, ücret yalnızca yaşamı sürdürmenin değil, insan olmanın maddî koşullarını da belirleyen bir aygıta dönüşür. Polanyi'ye göre, piyasanın kendi kurallarını topluma dayatması, emeğin bir nesne gibi görülmesine yol açar. Oysa emek, piyasada satılmak üzere üretilen bir meta değildir; o insanın yaşam faaliyetinin ta kendisidir. Emeklinin bu meta mantığına karşı bedava ulaşım ile direnmesi, piyasa dışı bir alan açma çabasıdır.[4]
Polanyi’nin emeği 'hayalî meta' olarak tanımlayan bu analizi, günümüzün gelir rejimiyle birleştiğinde meseleyi sadece ekonomik bir yoksullaşma olmaktan çıkarıp, yurttaşlığın maddî zemininin sistematik biçimde aşındırıldığı bir sürece dönüştürür.
Unutulmaması gerekiyor ki, burada mesele yalnızca yoksullaşma değil; yurttaşlığın maddî zemininin sistematik biçimde aşındırılmasıdır. Bu aşınma, asgarî ücretin ve emekli aylığının sadece biyolojik varoluşu sürdürmeye odaklı bir düzeye gerilemesiyle sonuçlanır. Marx'ın ifadesiyle[5] , emeğin değeri sadece işçinin yarın da işbaşı yapabilmesi için gereken geçim araçlarının değerine indirgendiğinde, yurttaşın toplumsal ve kültürel gelişimi devre dışı kalmış olur. Giorgio Agamben’in çıplak hayat (zoe) ile siyasal-toplumsal yaşam (bios) arasındaki ayrımı bu noktada açıklayıcıdır. Agamben’e göre zoe, siyasal niteliklerinden arındırılmış salt biyolojik varoluştur; bios ise yurttaşlıkla, kamusal katılımla ve toplumsal tanınmayla anlam kazanır.[6] Gelir rejimi bireyi yalnızca hayatta tutmaya odaklandığında, yurttaş bios düzeyinden zoe düzeyine doğru itilmiş olur. Bu itilme, bireyin siyasal kapasitesinin bütünüyle ortadan kalkması değil; bu kapasitenin maddî koşullarının daraltılması anlamına gelir. Agamben'in kavramsallaştırmasında bu durum, modern iktidarın bireyi hukuksal haklarından soyutlayarak onu çıplak hayat (zoe) seviyesine hapsetmesidir. Ekonomik olarak tüketim ve sosyal katılım yetisi elinden alınan emekli, kentin içinde ama siyasal kararların dışında bırakılmış bir istisna hâli öznesidir.[7] Ancak bu durum sadece bir dışlanma değil, Agamben’in[8] dışlayarak içleme (exclusive inclusion) dediği bir mekanizmadır. Devlet, 65 yaş kartı mevzuatı gibi hukukî araçlarla yaşlıyı sisteme dahil ederken, onu siyasal bir özne (bios) olmaktan çıkarıp sadece yönetilen bir beden (zoe) olarak kurgular. Bu hâliyle otobüs, bir direniş odağından ziyade, hukukun askıya alındığı ama hukuk yoluyla yaratılan seyyar bir kamp işlevi görerek yaşlı nüfusun denetim altında tutulduğu bir biyopolitik aygıta dönüşür. Bu benzetme, Agamben’in kamp kavramını tarihsel ve hukuksal bağlamıyla bire bir özdeşleştirme iddiası taşımamakta; biyopolitik yönetim mantığını görünür kılmaya yönelik analitik bir metafor olarak kullanılmaktadır.
Yurttaşlığın askıya alınması ve “kışla” metaforu
T. H. Marshall’ın sosyal yurttaşlık kuramı, bu çözülmenin siyasal sonuçlarını kavramak açısından hâlâ temel bir referanstır. Marshall’a göre sosyal haklar, bireyin yalnızca hayatta kalmasını değil, “toplumda geçerli olan standartlara göre uygar bir varlık gibi yaşamasını” güvence altına alır. Sosyal haklar olmaksızın sivil ve siyasal haklar biçimsel bir kabuktan ibaret kalır.
Bu bağlamda ortaya çıkan durum, yurttaşlık kışlası olarak adlandırılabilir. Yurttaşlık kışlası, bireyin hukuken yurttaş olmaya devam ettiği; ancak maddî imkânsızlıklar nedeniyle bu statüyü fiilen kullanamadığı bir askıda kalma hâlidir. Marshall’ın şu tespiti burada kritik önemdedir: “Sivil hakların eşitliğine, sosyal hakların eşitsizliği eşlik ediyorsa, vatandaşlık henüz tamamlanmış değildir.”[9]
Emekli bu düzende yurttaşlıktan atılmaz; fakat yurttaşlığını kullanamaz. Kışla metaforu tam olarak bu durumu anlatır: zorla kapatılma değil, çıkışın maddî olarak imkânsızlaşması durumunu ima eder.
Sosyal dışlanma, mekân ve kamusal alanın fiilî tasfiyesi
Ayşe Buğra, sosyal dışlanmayı basit bir gelir yetersizliği olarak değil, bireylerin toplumda geçerli yaşam biçimlerine katılımını engelleyen yapısal süreçler olarak tanımlar.[10] Bu yaklaşım, emeklilerin yaşadığı sorunun neden yalnızca düşük maaş meselesi olmadığını açıkça gösterir.
Henri Lefebvre’in mekân kuramı bu noktada belirleyicidir. Lefebvre’e göre mekân, nötr bir zemin değil; toplumsal ilişkilerin üretildiği ve yeniden üretildiği bir alandır.[11] Kahvehaneler, parklar, kültürel etkinlik alanları ve kamusal dinlenme mekânları, yurttaşlığın gündelik olarak icra edildiği somut sahnelerdir. Bu mekânlara erişimi mümkün kılan maddî kapasite ortadan kalktığında, kamusal alan hukuken varlığını sürdürse bile fiilen tasfiye edilmiş olur. Bu mekânsal daralma, dijitalleşen dünyada dijital dışlanma ile daha da derinleşir. Yaşlıların siber-mekândan ve dijital kamusal alandan (e-devlet, online sosyalleşme vb.) dışlanması, onları fiziksel artık-mekânlara (otobüslere) hapseder. Barrantes'in belirttiği gibi aşırı dijital yoksulluk, yaşlıyı bilginin ve modern kamusalın dışına iterek, onu zorunlu bir fiziksel devinime ve analog sosyalleşme alanlarına mahkûm eder.[12]
Otobüs: Artık-mekân ve gündelik yurttaşlık dramı
Bu koşullar altında şehir içi otobüsler, klasik anlamda bir ulaşım aracı olmanın ötesine geçerek artık-mekân işlevi görmeye başlar. Ücretsiz ulaşım hakkı, emekli için bir lütuf değil; kamusal hayata tutunmanın son maddî aracıdır. Otobüs, tüketim zorunluluğu üretmeyen nadir kamusal mekânlardan biri hâline gelir.
Emeklilerin otobüste/otobüsle sosyalleşmesini yalnızca edilgen bir hayatta kalma, hayata tutunma stratejisi olarak okumak -yine de- eksik olur. James C. Scott’ın gündelik direniş biçimleri kavramsallaştırması burada açıklayıcıdır. Scott’a göre alt sınıflar çoğu zaman açık siyasal itirazlar yerine, sessiz, ısrarlı ve gündelik pratiklerle varlıklarını sürdürürler.[13] Emeklinin otobüsteki varlığı, yurttaşlığın tamamen silinmesine karşı sessiz ama inatçı bir kamusal mevcudiyet üretir. Fakat bu görünürlüğü mutlak bir direniş olarak romantize etmek risklidir. Zira otobüsteki bu görünürlük, neoliberal rasyonalite içinde yaşlıları beleşçi veya gereksiz olarak damgalayan bir nefreti tetikler. Zeynep Atalay’ın yaşlılık ve sosyal dışlanma üzerine yaptığı çalışmada vurguladığı gibi, kamusal mekânlarda kurulan bu tür zorunlu temaslar, çoğu zaman bir sosyalleşme alanı olmaktan çok, kuşaklararası gerilimi besleyen ve yaşlı ayrımcılığının gündelik düzeyde yeniden üretildiği çatışmalı sahalara dönüşmektedir.[14]
Eksik üyelik, emekliler, yurttaşlık krizi, eksik vatandaşlık
Bugün Türkiye’de asgarî ücretliler ve emekliler için yurttaşlık, Marshall’ın tanımladığı anlamda tam üyelik olmaktan giderek uzaklaşmaktadır. Emeklinin otobüsteki bu gündelik varlığı, açık bir siyasal itirazdan ziyade, yurttaşlığın aşınmasına karşı geliştirilen kırılgan ama ısrarlı bir infrapolitik pratik olarak okunabilir. Emeklilerin otobüslerdeki sürekli devinimi, yurttaşlığın maddî zemini aşındırılsa bile kamusal varoluşun bütünüyle ortadan kaldırılamadığını gösteren gündelik bir pratiktir. Bu devinim, yurttaşlık kışlasının duvarları içinde, kamusal hayata temas etme ısrarının en yalın ama en çıplak ifadesidir. Nihayetinde, emekliye sunulan ücretsiz ulaşım hakkı, Marshall’cı anlamda bir sosyal hak olmaktan çıkıp, neoliberal bir merhamet/lütuf mantığına evrilmektedir. Bu durum yaşlıyı hak sahibi bir yurttaş olmaktan çıkarıp, devletin veya yerel yönetimin kararına bağlı pasif bir yardım nesnesine dönüştürerek, yurttaşlık kışlasının duvarlarını sadece ekonomik değil, kültürel ve biyopolitik tuğlalarla da tahkim etmektedir.
Nihayetinde emeklilerin bedava otobüs kartlarıyla şehirde kurdukları o bitmek bilmeyen devinim, sadece vakit geçirme gayesi taşıyan bir hoşsohbet arayışı değildir. Bu, biyolojik hayata (zoe) mahkûm edilmek istenen veteran yurttaşların, siyasal ve toplumsal yaşamda (bios) kalma konusundaki sessiz ama inatçı bir direnişidir. Unutulmamalıdır ki, bir toplumun uygarlık düzeyi, yaşlılarına sunduğu lütuf ve merhamet ile değil; onlara sağladığı sarsılmaz sosyal haklar ve onurlu bir yurttaşlık zemini ile ölçülür. Emekliyi yurttaşlık kışlasına hapsetmek, aslında o toplumun kendi geleceğini ve sosyal devlet idealini tasfiye etmesidir.
Sonuç olarak otobüslerde karşımıza çıkan bu emekli kalabalığı ne bireysel tercihin ne de masum bir oyalanmanın sonucudur. Bu manzara, yurttaşlığın maddî zemininin sistemli biçimde aşındırılmasının gündelik hayatta aldığı en yalın, en görünür biçimdir. Emekli, kamusal hayattan çekilmez; çekilmek zorunda bırakılır. Geriye kalan ise hak temelli bir yurttaşlık değil, ücretsiz kartlara, istisnalara ve idare edilmeye indirgenmiş eksik bir üyelik rejimidir. Otobüs, bu eksik yurttaşlığın seyyar mekânı olarak, sosyal devletin geri çekilişini her durakta yeniden ilan eder. Dolayısıyla mesele emeklilerin neden otobüse bindiği değil; neden başka hiçbir yere gidemediğidir. Bu soru cevapsız kaldıkça, otobüs koltuklarında kurulan bu kırılgan kamusallık, bir dayanışma sahnesi olmaktan çok, yurttaşlığın sessizce askıya alındığı bir toplumsal teşhir alanı olarak varlığını sürdürecektir.
Dayanışmayla, dostça ve hoşça kalın…
^ Fraser, Nancy (2016). Kapitalizmin Krizi, Bakım ve Toplumsal Yeniden Üretim. Çev. Barış Engin Aksoy. İstanbul: Notabene Yayınları. s. 100–104.
^ Fraser, Nancy (2016). Kapitalizmin Krizi, Bakım ve Toplumsal Yeniden Üretim. Çev. Barış Engin Aksoy. İstanbul: Notabene Yayınları. s. 100–104.
^ Polanyi, Karl (2000). Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri. Çev. Ayşe Buğra. İstanbul: İletişim Yayınları. s. 87–90.
^ Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm, İletişim Yayınları, 2000, s.128-130. (Emeğin kurgusal meta niteliği üzerine).
^ Karl Marx, Kapital Cilt I, Yordam Kitap, 2011, s. 172-173. (Emeğin değeri ve geçim araçları üzerine analiz)
^ Agamben, Giorgio (2001). Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat. Çev. İsmail Türkmen. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. s. 11–13, 179–181.
^ Giorgio Agamben, Homo Sacer: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, Ayrıntı Yayınları, 2001, s. 13-15. (Zoe/Bios ayrımı üzerine).
^ Marshall, T. H. (2006). Yurttaşlık ve Sosyal Sınıf. Çev. Ayhan Kaya. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları. s. 42, 57.
^ Buğra, Ayşe (2008). Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika. İstanbul: İletişim Yayınları. s. 85–88.
^ Lefebvre, Henri (2014). Mekânın Üretimi. Çev. Işık Ergüden. İstanbul: Sel Yayıncılık. s. 33–37.
^ Roxana Barrantes, “Analysis of ICT Demand: What Is Digital Poverty and How to Measure It?”, in Hernán Galperin & Judith Mariscal (eds.), Digital Poverty: Latin American and Caribbean Perspectives, Practical Action Publishing / IDRC, 2007, pp. 34-37
^ James C. Scott, Tahakküm ve Direniş Sanatları, Ayrıntı Yayınları, 1995, s. 29-31. (Gizli metin ve gündelik direniş üzerine).
^ Zeynep Atalay, "Sosyal Dışlanma ve Yaşlılık", Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, Cilt 18, 2015, s. 112-115.